6 Ocak 2012 Cuma

En Güzel Deniz




Geçmişe saplanıp kalmamdan korkan arkadaşıma…

Bremen’de tanıştığım bir akademisyen bir akşam yemeği sırasında durup dururken “Başarılı olduğunu düşünüyor musun” diye soruverdi. Şaşırdım önce. Ne diyeceğimi bilemedim. Sonra nasıl olduysa “Çok tehlikeli bir soru” diye yanıtladım ve ekledim “Başarılı olduğumu düşündüğüm an başarısızlığımın başladığı andır.” Bilinçli bir şekilde söylenen bir söz değildi bu aslında; söylediklerimin ne anlama geldiğini ve hangi olayların bende böyle bir intibah bıraktığını yavaş yavaş öğreniyorum.

Başarının bir sonuç değil bir süreç olduğunu düşünüyorum. Çoğu insanın yaptığı gibi başarı bir sonuç olarak algılanırsa başarısızlığa yol açabiliyor. İnsanoğlu doğası gereği sahip olduğu değerleri göz önünde tutmaya çalışırken; sahip olmadıklarını ise halının altına süpürüyor. Artılar daima göz önünde olunca insan başarılı olduğunu zannedip başarması gereken veya başarabileceği diğer konuları görmemezlikten geliyor. Yani bir bakıma başarı insanın gözünü “kör” ediyor ve başarısızlığının üzerini örtüyor. Durum böyle olunca ortalık başarı “mastürbasyonu” yaparak tatmin olan başarısız insanlarla doluyor.

Her zaman geçmişimden dersler çıkarmaya çalışıyorum. Bu dersler ışığında eksiklerimi ve yanlışlıklarımı belirleyip kendimce kişisel geleceğime yön veriyorum. Geçmişi acımasızca eleştirmemin, mühendislik eğitimimi arka plana atmamın temel nedeni budur. Şu ana kadar güzel işler yaptığımın farkındayım. Bunları kesinlikle küçümsemiyor; asıl bu işleri “başarı” olarak algılamanın geçmişe saplanıp kalmakla eşdeğer olduğunu düşünüyorum. Yapabileceğim en iyisini yapmaya çalışıyorum. En iyiyi yaptığım günün hayali yanında ertesi gün onu da beğenmeyip daha iyilerini aramanın hayalini de kuruyorum.

Yeni denizlere yol almanın heyecanını daima içimde taşıyorum. Çünkü biliyorum ki en güzel deniz henüz gidilmemiş olandır…

21 Kasım 2011 Pazartesi

Celal Tan ve Türkiye’nin “Orta”daki Sınıfı



Dün, Onur Ünlü’nün son filmi “Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi” adlı filmini seyrettim. İlk olarak aşırı uzun ismiyle dikkat çeken film tam bir kara komedi. Anayasa Hukuku Profesörü Celal Tan’ın genç yaştaki eşini öldürmesiyle başlayan trajikomik olaylar silsilesini konu edinen film, çok katmanlı yapısıyla uzun süredir zihnimi kurcalayan Türkiye’deki orta sınıf sorununun muhteşem bir izdüşümünü sunuyor.

Filmde, suçun duyulmasının işlemesinden daha önemli olduğunu sık sık öğütleyen, “Bir şeyin şüyuu, vukuundan beterdir” deyimiyle bu durumu ölümsüzleştiren Türk kültürünün acımasız bir eleştirisi yapılırken aynı zamanda Türkiye’de son yıllarda gelişen "kültür"lü fakat ahlaksız orta sınıfın bir fotoğrafı çekiliyor. Evde karısını “kimseler görmeden” acımasızca öldüren Celal Tan, sokağa çıktığında trafik ışıklarında yeşilin yanmasını bekleyerek el âleme rezil olmaktan kurtuluyor; şöhretinin zedelenmemesi için bir hukuk profesörü olarak kendi işlediği cinayeti ört bas etmek için elinden geleni yapıyor.

Film, Anadolu’nun son yıllarda hızla “modernleşen” şehri Eskişehir’de geçiyor. Onur Ünlü mekân olarak bu şehri seçmesiyle orta sınıf eleştirisi yapmaya çok uygun bir laboratuar yaratıyor kendine. Bu laboratuarın içine güzel bir şekilde yerleştirilen “Anayasa Hukukçuları Derneği”nde Celal Tan’ın yaptığı teşekkür konuşması sırasında kendini kaybederek ettiği küfürler elit ortamın sahte büyüsünü ortadan kaldırarak seyirciye “kral çıplak” dedirtiyor. Derneğin profilinin aksine her gece sahneye çıkan rock grubu( solisti rektörün yeğeni oluyor) orta sınıfın zevkleri konusunda ipuçları veriyor. Ayrıca üvey annesinin sevgilisinin grubun solisti olduğunu anlayan Celal Tan’ın oğlu Kamuran’ın, solistin boğazına sarılmışken bir anda rektörün yeğeni olduğunu öğrenmesi ve rektörle arasındaki masaj koltuğu işine binaen solistle bir anda “tamamen duygusal” bağlar kurarak kırk senelik arkadaş olması orta sınıfın güce ve paraya tapan değer yargılarını ifşa ediyor.

Eskişehir’in en takdir edilen ailelerinden biri olan Tan ailesinin tümünün cinayete tanık olmasına rağmen üç maymunu oynaması fakat maktulun kör kardeşinin olayı sezgi yoluyla kısa sürede çözmesi de filmdeki ilginç ayrıntılardan biri. Tan Ailesi için bir aşamadan sonra cinayet olgusu olağan bir hal alıyor. Anayasa Hukukçusu babasından feyiz alan Jülide de, soruşturmayı yürüten cinayet masası dedektifinin nezaretinde sevgilisini gözünü kırpmadan öldürüyor. Filmin sonunda, Jülide’nin yeni sevgilisi dedektifin yönlendirmesiyle, Celal Tan’ın büyük hayranı apartman kapıcısı Özge Tan’ın katili; kör kardeşin ise Jülide Tan’ın öldürdüğü sevgilisinin katili olarak mahkeme tarafından tutuklandığını öğreniyoruz. Böylece final sahnesinde Onur Ünlü, Türkiye’deki adalet sisteminin kokuşmuşluğunu ve “haklı olan değil güçlü olan kazanır” deyişini tokat gibi yüzümüze çarpıyor.

Uzun süredir dilimin ucunda olan fakat bir türlü toparlayıp yazıya dökemediğim Türk Burjuvası’nı muhteşem bir şekilde beyazperdeye yansıtmış Onur Ünlü. Zevkli görünen ama zevksiz olan, suçlu olan ama haklı görünen, paraya ve güce tapan Türkiye’nin “orta”daki sınıfından daha nice filmler çıkacak ama Celal Tan, 21. yüzyılın başlarındaki Türkiye’nin sosyolojik profilinin bir röntgeni olarak hep hatırlanacak.

1 Eylül 2011 Perşembe

Max Planck Günlükleri III


Okyanusa Doğru Son Düzlük

MPI Bremen’deki ikinci maceram geçen seneye göre daha rahat başladı. Geçen sene yabancı bir ülkeye ve değişik bir laboratuara uyum sağlamanın yarattığı alışma sürecini bu yıl hiç yaşamadım desem yeridir. Aslında bir sorun vardı: hava! Kırk sene düşünsem ağustos ayında güneşi görüp de bu kadar sevineceğim aklıma gelmezdi. Almanlar bu havayı “bahar” havasına benzetiyor ama benim için İstanbul’un kışından farksız. Diğer yandan yağmurlu havaların laboratuarda çalışmak için ideal olduğunu savunanlar da var tabii!

Bu sene Bremen’e geliş sebebim deniz araştırmaları enstitüsü MARUM’un deniz bilimleri konusunda araştırma yapmak isteyen lisans öğrencilerine verdiği yaz bursuydu. Geçtiğimiz sene yanında staj yaptığım Prof. Dr. Rudolf Amann’ın (nam-ı diğer Rudi) himayesinde bursa başvurdum ve seçildim. Araştırma konum, geçen sene bir süre üstünde çalıştığım fakat zaman darlığı nedeniyle yeterince odaklanamadığım “Spülsaum” konusunda detaylı bir araştırma yapmaktı. Spülsaum, Almancada sahildeki kahverengi yosun kolonilerini tanımlayan ilginç bir cümle. Çoğu Alman da bu kelimenin anlamını bilmiyor, nitekim “Ne üstüne çalışıyorsun?” diye soranlara uzun uzun spülsaumun ne demek olduğunu anlatmak zorunda kaldım.

Spülsaumun en önemli özelliği tampon bir habitat olması. Normal şartlar altında denizde yaşayan yosunlar, dalga veya gelgit etkisiyle karasal ekosistem içerisinde yaşamak zorunda kalıyor ve bu durum, spülsaum üzerinde yaşayan mikrobiyal topluluk üzerinde değişen koşullara uyum sağlama amacıyla birtakım değişiklikler yapmayı zorunlu kılıyor. Bizim araştırma konumuz da, genel anlamda bu değişikliklerin ne olduğuydu.

Kış aylarında bursa kabul aldıktan sonra Rudi’nin isteğiyle bir araştırma planı oluşturdum. Bremen’e geldiğim ilk günlerde Rudi ile bu planı tartıştık; son halini verip önümüzdeki iki ay için genel bir plan yaptık ve bir çerçeve çizdik. İki aylık planı yaptıktan sonra artık iş başa düşmüştü…

Geçen sene MPI Bremen’de geçirdiğim 2 ay boyunca “zaman serisi” denilen bir metotla Kuzey Denizi’ndeki mikrobiyal çeşitliliğin zamana bağlı değişimini incelemiş ve sadece tek bir yöntem kullanmıştım: CARD-FISH. Aynı zamanda bu araştırma güdümlü bir şekilde yürüdü ve projenin diğer elemanları da bana ellerinde geldiğince yardım edip yönlendirdi. Bu kez ise durum farklıydı. Bu kez laboratuarda yalnızdım ve baştan sonra Rudi ile birlikte tasarladığımız bağımsız bir projeyi uygulayacaktım. Kısacası özgürdüm ama özgürlüğün de bir bedeli vardı.

Bu sene uygulayacağım yöntem spülsaum içerisinde yaşayan mikrobiyal topluluğun DNA’sını izole edip DNA üzerinde bulunan 16S rRNA genini PCR ile çoğaltmak; daha sonra klonlama yapıp mikroorganizmaların 16S rRNA geninin sekansını elde ettikten sonra mikrobiyal topluluk için bir filogenetik ağaç oluşturmaktı. Hedefimiz, geçen seneden farklı olarak daha karmaşık bir metot uygulayıp, daha kesin sonuçlar almaktı. Bu yöntemin çoğu adımını Türkiye’de uygulamıştım ve kendime güveniyordum fakat bir sorun vardı: burası Türkiye’de çalıştığım, aşina olduğum laboratuar değildi.

Laboratuar havası solumuşlar “aşina” kelimesinin ne kadar da önemli olduğunu anlayacaklardır. Ben de geçen sene yaşadığım tecrübeye güvenerek MPI laboratuarlarına “aşina” olduğumu düşündüm başta ama yeterince “aşina” değilmişim. Zira bu sene uyguladığım yöntem geçen sene uyguladığım yöntemden çok farklıydı. Farklı bir yöntem de aşina olduğunuzu sandığınız laboratuara farklı bir kapıdan yeniden girmek demekti. Aşina olduğunuz laboratuara farklı bir kapıdan girmek PCR yaparken yanlış tüp kullanmak, 96 klonu çok kanallı pipet yerine normal pipetle saatler harcayıp teker teker almak, jelde 200 Volt ile DNA koşturmaktı. Durum böyle olunca, her şeye sıfırdan başladım desem yeridir. Özgürlüğün de bir bedeli vardı elbet…

Kolay geçmedi iki ay. Saatler boyunca üstünde çalıştığın bir deneyin çalışmadığı görmek insanı kahrediyor. Ama insan işini sevince “ben nerede hata yaptım” diye sorup geçmişi unuttuktan sonra ertesi gün yeniden başlıyor herşeye. Bir daha çalışmazsa deney bir daha soruyor aynı soruyu kendine ta ki çalışana kadar. Deney çalışınca duyulan haz ise paha biçilemez. Jel üzerindeki PCR ürünlerini ilk gördüğümde ağlayasım geldi desem yeridir.

Her hafta Rudi ile görüşüp yaptığım çalışmalar hakkında bilgi verdim ve akıl danıştım. İşler yolunda gitmediğimde her defasında aynı öğüdü işittim Rudi’den: “telaş yapma; moralini bozma, hiçbir deney bir kerede çalışmaz” . Aslında iki aylık süreçte öğrendiğim en önemli şeyin bu kısa cümlenin içerisinde saklıydı: sabır. Tez canlı bir insan olarak sabretmek benim için zor oldu her şeye rağmen MPI’da geçen iki ay boyunca sabretmeye giden yolda önemli adımlar attığımı düşünüyorum.

Hummalı bir çalışmanın ardından iki aylık mesainin ürünü olan filogenetik ağacı elde ettim. Bundan sonra verileri yorumlamam gerekiyordu. Bu safhada Rudi devreye girdi. Eşsiz vizyonuyla parçaları bir bütün haline getirerek büyük resmi görmemi sağladı ve spülsaum için bir model ortaya koydu. Model, sülfürü oksitleyen ve sülfatı indirgeyen bakteriler arasında bir etkileşimi öngörüyor ve spülsaum içerisinde bir sülfür dönüşümünü öne sürüyor. Model, iki aylık kısa bir çalışmanın ürünü ve farklı yollardan kanıtlanması gerekiyor. Bu haliyle bir “hipotez” konumunda. Araştırmanın sonuçlarını MARUM’da burs programı dâhilinde Bremen’e gelen 7 öğrenci ile birlikte bir sempozyumla sundum ve güzel tepkiler aldım.

Bremen’den ayrılmadan önce o sırada şehir dışında bulunan Rudi’ye bir veda e-postası göndererek teşekkür ettim ve sürpriz bir şekilde Rudi, “yarı-resmi” bir referans mektubuyla cevapladı postamı. Rudi, mektupta iki senelik süreçte benim hakkımda edindiği gözlemleri paylaşıyor ve MPI Bremen’in Master-Doktora programı olan MarMic için başvurumu beklediğini söyleyerek noktalıyordu mektubu. Rudi’den böylesine hoş cümleler duymak benim için büyük onur.

İkinci MPI Bremen maceramı böylece sonlandırdım. Bremen’den ayrılırken MPI binasına son kez baktım, aklıma birden Küçük Kara Balık geldi. “Okyanusa çok az kaldı” dedim kendi kendime…


10 Haziran 2011 Cuma

İnsanlık Tutulması


Ey Tayyip Erdoğan!


Bu akşam NTV’de yayınlanan röportajının, Hopa’da hayatını kaybeden Metin Lokumcu ile ilgili kısmını seyrederken kanım dondu. Nutkum tutuldu, uzun süre kendime gelemedim. İnsanlığımdan utandım…

Ey Tayyip Erdoğan!

Ölen birisinin arkasından nasıl böyle pervasızca konuşabiliyorsun?
Nasıl böyle vicdansız olabiliyorsun?
Nasıl pişkince, utanmadan “bir sizden bir bizden” der gibi “Metin Lokumcu öldü ama benim koruma polisim de ağır yaralandı” diyebiliyorsun?
Nasıl böyle kalpsiz olabiliyorsun?
Senin peygamberin Muhammed “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” derken sen nasıl oluyor da hakkını arayan insanlara yaptığın onca kötü muameleye karşı hâlâ dindar olduğunu söyleyebiliyorsun?
Nasıl o insanlara yapılan insanlık dışı müdahaleyi savunabiliyorsun?
Nasıl bu kadar hoşgörüsüz olabiliyorsun?
Bunca işkenceye, Silivri’ye tıktığın onlarca insana rağmen nasıl hala “ileri demokrasi” yalanları atabiliyorsun?
Bu nasıl bir iktidar hırsıdır ki Ankara’daki eylemde hastanelik olan göstericinin bekâretini konu ediniyorsun?
Bu nasıl bir korku imparatorluğudur ki karşına çıkan gazetecileri korkudan titretiyorsun?
Bu kadar kin ve öfkeye rağmen nasıl oluyor da yalandan kardeşlik edebiyatı yapabiliyorsun?

Ey Tayyip Erdoğan!

Gün gelecek sen de tarih önünde hesap vereceksin.
Bu ülkeye çektirdiğin çilenin, verdiğin zararın bedelini ödeyeceksin.
Diktatör olarak tanıyacak bu ülkenin çocukları seni.

Ey Tayyip Erdoğan!

Eğer bir gün çocuklarım bana “Tayyip Erdoğan kim?” diye sorarlarsa onlara bu yazıyı göstereceğim.
“ Tayyip Erdoğan insan değildi” diyeceğim onlara.
Ve şunu ekleyeceğim: bu yüzden O benim düşmanım bile değildi…

17 Mayıs 2011 Salı

Deli Bir Adam: Talınlı


Onlar ki toprakta karınca

Suda balık

Havada kuş kadar çokturlar.

Korkak, cesur,

Cahil, hakîm

Ve çocukturlar.

Ve kahreden

Yaratan ki onlardı.

Şarkılarımda yalnız onların maceraları vardır.

Nazım Hikmet- Ben İçeri Düştüğümden Beri

Erasmus’un Deliliğe Övgü’sü beni derinden etkileyen kitapların başında gelir. Çevremde olup bitenleri sorgulamamda Erasmus’un büyük katkısı olduğunu düşünürüm hep. Rönesans’ın başyapıtlarından biri olan Deliliğe Övgü’nün hümanizma ruhunun temelini oluşturmasının yanında Ortaçağ düşünce dünyasını eleştiren en önemli yapıt olduğu söylenir.

Erasmus, Deliliğe Övgü’de insanoğlunun doğasına ilişkin önemli tespitler yaparken, sorgulamanın önemine işaret eder. Bir şeyleri değiştirmek için “deli” olmayı göze alıp eleştiri yapmanın önemini vurgular. Bu bağlamda Erasmus, Deliliğe Övgü ile insanları “deliliğe” davet etmiş ve aydınlanmanın fitilini ateşlemiştir.

Deliliğe Övgü’den sonra ben de kendimi “deli” sanıyordum. Ta ki Talınlı ile tanışana kadar…

İTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü’nün çok sevilen hocası İlhan Talınlı’dan yıl boyunca aldığım dersler deliliğe bakış açımı tamamen değiştirdi. Talınlı, ders işleyişi, tarzı ve konuşmasıyla apayrı bir kişilik. Her dersini şiirlerle süsleyen ve ders anlatmanın bir “sanat” olduğunu bizlere daima hissettiren Talınlı, öğrenciye verdiği sonsuz değer ve önemle, o ana kadar aldığımız “ders”lerin aslında ders olmadığını “derin”den fark ettiriyor.

Dersinde her şeyi ve herkesi eleştirmesiyle nam salan Talınlı’nın en büyük derdi ise öğrencilerin çevrelerinde olup bitene karşı sessizliği. Talınlı, Metin Altıok’un söylediği gibi: “Neden hep boş bir bardağa yüksünmeden boyun eğer sürahi” diye soruyor bizlere her ders. Soru sormadığımızdan, kendimize yapılan haksızlıklara karşı sessiz kaldığımızdan ve hocaları sorgulamadığımızdan yakınan Talınlı, bu konuyu her derste güçlü bir şekilde dile getirerek öğrencileri “deliliğe” sevk etmek için elinden geleni yapıyor.

“Özal Gençliği” olarak tarihe geçecek olan bir neslin bireyleri olarak biz, Talınlı’yı büyük bir şaşkınlıkla seyrediyoruz. “Koyun” gibi yetiştirilen bir nesil için bu sözleri duymak büyük bir şok dalgası yaratıyor zihinlerde.

Peki, değişiyor muyuz? Talınlı, bu soruya “Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda, ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında” diyerek cevap verse de artık eskisi gibi olmadığımızı düşünüyorum. Senelerin getirdiği alışkanlık ve yanlışlıkları bir çırpıda düzeltmek kolay olmasa gerek. Fakat Talınlı’nın öğrenciler üzerinde yarattığı değişim, açık bir şekilde gözlemlenebiliyor. Örneğin, geçen dönem bir derste, arkadaşımın sunumu sırasında bir soru sordum ve büyük bir tepkiyle karşılaştım. Çünkü insanın arkadaşı sunum yaparken soru sorması, onu köşeye sıkıştırması belki de arkadaşına ihanet etmesiyle eşdeğer bir hareketti. Bu olayı başka bir arkadaşıma anlattığımda ise tepkisi şu oldu: “Talınlı’dan ders alsın, düzelir”. Bu diyalog Talınlı’nın yarattığı etkinin büyüklüğü ve savaştığı “alışkanlığın” çarpıklığını göstermek açısından büyük önem taşıyor bence. Diğer yandan bu sene gerçekleştirilen ABET anketlerinde korkusuzca yapılan eleştirilerin, Talınlı’dan alınan güç ile yapıldığını söylemek yanlış olmasa gerek…

Deliliğe giden yolun başlarındayız, daha çok soru sorup eleştirmemiz gerekiyor. Bunun farkındayım, fakat Talınlı’nın deliliğe giden yolda yaktığı ateşin bizleri daha da ileriye taşıyacağından eminim. Yeter ki inandığımız doğrular uğruna bedel ödemeyi göze alalım…

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Kızıl Havalar



Bugün bir e-posta aldım Almanya’dan. Ocak ayında başvurduğum araştırma bursuna kabul edilmişim. Bu yaz temmuz ve ağustos aylarında Bremen’de olacağım. Sevindim tabii. Sonra, akşam kitapları karıştırırken gözüme Ahmet Haşim’in “Piyale”si takıldı. Bir göz gezdireyim dedim, Haşim’in meşhur şiiri “Merdivenler” karşıma çıktı apansızın. Son satırı içime işledi:

Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…

Aylardır içinde bulunduğum ruh halini bu kadar iyi özetlenebilirdi herhalde! Malum, mezun oluyoruz bu dönem. İTÜ’ye ve ülkeme dair son umutların da uçup gittiği bir zor bir dönemin ardından hem de.

Benim hikâyem Samed Behrangi’nin meşhur kitabı Küçük Kara Balık’a benziyor biraz. Derede yaşayan küçük kara balığın okyanus merakı gibi.  Belki de ben kendi hayatımı bu kitaba göre inşa ediyorum, kim bilir!

Her şey geçen yaz başladı. Öncesinde gayet memnundum hayatımdan aslında. Derede mutlu mesut yaşayan küçük bir balıktım. Sonra küçük kara balığın peşine takıldım, okyanuslara doğru uzun bir seyahate çıktım. Sorun şudur ki büyük bir denize ulaştıktan sonra tekrar dereye dönmek zorunda kaldım. Büyük denizleri gördükten sonra, okyanusun tuzunu içime çektikten sonra tekrar derelere mahkûm olmaktı aslında en kötüsü. Sonra senelerdir kendi kendime sorduğum o soruyu yüksek bir sesle sormaya başladım: “bir gün dereler okyanusa dönüşebilir miydi acaba? ” Deredeki balıklar rahatsız oldu bu durumdan. Tatlı suda yaşamaya alışkın balıklar, tuzlu suyu adını bile duymak istemedi. “Deredeysen dere balığı gibi yaşayacaksın, okyanus senin neyine” dediler. Sonra anladım ki okyanusları dereye taşımak imkânsız bir işti. Köşeme çekilip kendi işimi yapmalıydım. Kendimi büyük dere balıklarının kurallarına bıraktım. Ama onların içlerine çektikleri suyu kendi içime çekmedim, çekmiyorum. Çünkü biliyorum ki o suyu içime çekmek okyanusları unutmak demek! Okyanuslara kaçış planları yapmalıydım. Tekrar dönmeliydim okyanuslara, içinde yaşadığım dereye bir daha dönmeksizin. Aynı küçük karabalığın yaptığı gibi… 

Kızıl havaları seyrediyorum şimdi, havanın kararmasını; akşamın olmasını bekliyorum.  Bir yanda büyük denizlere doğru tekrar yola çıkmanın heyecanı; diğer yanda dereleri karanlıkta bırakmanın burukluğu... 

9 Ocak 2011 Pazar

Darwin, İlkeler ve Yorumlar



Doç. Dr. Benan DİNÇTÜRK, İTÜ Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi  

7 Mart 2007, Cumhuriyet

Bugünün Türkiye'sinin karşısındaki tek sorun irtica değil, modern görünüp anti-demokratik uygulamalarla ortalığı kasıp kavuran, 'gizli irtica odakları'dır. Mesele bunları seçip ayırt edebilmektedir. Sadece genç insanları suçlamak, aynaya bakmamakla eşdeğerlidir.

Konumum gereği sık sık 'zehir gibi' akıllı öğrencilerle karşılaşıyorum. En eski bilimlerden biri olan biyolojinin, göreli olarak genç bir alanında, her yıl yeni bilgiler sunmaya çalışırken, bir yandan da bunların temel aldığı deneyleri ve çalışmaları anlatmak, tartışmak ve öğrencileri ikna etmek gibi bir konumum var.

Ne denli, bilimin ideolojiden farklı olduğunu belirtmeye çalışsak da, günlük iletişim araçları ve kamuoyunun bir kesimi tarafından bilimsel olmayan yöntemlerle yanlışlanmaya çalışılan evrim kuramından çekinen öğrencilerle karşılaşıyoruz.

Dünyada ve 1983 yılından bu yana Türkiye'de bir ideolojinin parçası olarak pompalanan bu kabuller, pek çok öğrenciyi son derece özel bir alan olan inançla bağlantısından dolayı zorluyor, çelişkilere sürüklüyor. Bu öğrencilerimize bilimsel düşünceyle ilahi düşüncenin aynı düzlemde incelenemeyeceğini açıklamaya çalışıyoruz.

Sonuçta soru, yanlışlama ve ikna bilimsel düşüncenin, eğitimin ve tartışmanın doğasında var. Bu nedenle sorular ve tartışmalar her zaman sağlıklı.

Bir de Darwin 'in evrim kuramını anladığını düşündüğümüz öğrencilerimiz var. Kuramı tartışma düzlemleri ön kabulleri içermiyor. Deneylere ve verilere bakarak konuya yaklaşıyorlar. Onlara Darwinizm adı altında bir akımın olamayacağını, Darwin'in tıpkı Wallace gibi bu kuram üzerinde çalışan, topladığı örneklerle ve verileriyle çıkarımlarda bulunan bir bilim insanı olduğunu anlatıyor, bilimsel düşünce içinde Darwincilik, Einsteincılık gibi doktrinler olamayacağını vurguluyoruz.

Bilimin toplumsal gerçeklerle bağlantılandırılması, doğal popülasyonların toplumlarla karşılaştırılması ve benzerlikler kurulması bazı konuların açıklanabilmesi açısından pek çok yazar tarafından uygulanan bir yöntemdir, yararlı olabilir ancak aralarında doğrudan benzerlikler bulmaya çalışmak kişiyi yanıltabilir.

İşte bu noktada 'zehir gibi' akıllı öğrencilerin, yani bağlantı kurabilen, deneylerle ikna olup, değerlendirme yapabilen bu öğrencilerin kafaları karışıveriyor:

Evrim kuramının temel prensibini özetleyen Darwin'in aşağıdaki sözünün öğrenciler tarafından bir yaşam felsefesine dönüşüverdiğini üzülerek gözlüyorum: "Ayakta kalanlar türlerinin en güçlü ya da en akıllı olanları değil, değişime en kolay uyum sağlayanlarıdır.''

Burada, ilke ile beslenmeyen aklın yeterli olmadığı ve yol açabileceği dejenerasyon net olarak karşımıza çıkıyor. 1985 sonrası Türk gençliği, kısa yoldan 'köşeyi dönme' ye çalışan, fırsatları buna göre çok iyi değerlendiren, ayakta kalmak için uyum sağlamaktan ve duruma göre değişmekten başka çare düşünemeyen, bu nedenle inandığını savunmamayı seçen, toplumsal tecride uğramamak için baskın güce boyun eğen bir konumu kolaylıkla benimseyebiliyor. Çünkü önündeki pek çok örnekte bunu görüyor, öğreniyor.

Darwin'i anlamak

İşte bu noktada 'zehir gibi' öğrencilerin Darwin'in evrim kuramını anlamalarına karşın, Darwin'i bilim insanı ve birey olarak hiç anlayamadıklarını görüyoruz. Darwin, eğer bu görüşün insan için de geçerli olduğunu düşünseydi, yaşadığı dönemin toplumsal ve dinsel baskı ortamında ezilmemek için kuramından söz etmekten korkup ayakta kalabilmek için ortama uyum sağlayıp susmayı seçerdi. Darwin kendi dönemindeki statükoya karşın, bilimsel olarak kanıtlarını gösterebildiği bir kuramı, her şeye karşın, savunmayı seçti.

Demek ki, 'zehir gibi' akıllı gençlerin bazı konuları yorumlayabilmeleri için önlerinde gördükleri örneklerde bir sorun var. Demek ki 'zehir gibi' akıllı bu gençlerden Türkiye'nin geleceği için bir şey bekleyemeyeceğiz; çünkü var olan ortama uyum sağlayamadıklarında eleneceklerinden çok korkuyorlar.

'Zehir gibi' bu gençlerin 'ilkeli olmak' gibi, maalesef, geçmişte kalmış gibi görünen bir özelliği tanımaya gereksinimleri var. Bu da ancak önlerindeki ilkeli olan örnekleri görerek gerçekleşebilir.

Ancak o zaman Darwin'in bu söylediklerinin doğal popülasyonlardaki bireylerin mutasyon hızlarıyla ilgili olduğunu görebilirler. Ancak o zaman bu sözün boyun eğip uyum sağlamakla ilgili değil, tam tersine, mutasyonlarla gelen çeşitliliğin ve farklılığın doğanın temel prensibi olduğu, 'tek-tipleşen' toplumların hep birlikte elenebileceklerini anlatmaya çalıştığını kavrayabilirler.

Bugünün Türkiye'sinin karşısındaki tek sorun irtica değil, modern görünüp anti-demokratik uygulamalarla ortalığı kasıp kavuran, 'gizli irtica odakları' dır. Mesele bunları seçip ayırt edebilmektedir. Sadece genç insanları suçlamak, aynaya bakmamakla eşdeğerlidir.